Okullar açılıyor... Peki bu sırada Pıtırcıkların evinde neler oluyor?

Okul açılıyor! Pıtırcık'ın okul alışverişiydi, tatilden erken döndükleri için okullar açılana kadar bronzluğunu yitireceğinden korkmasıydı derken, Pıtırcıkların evinde işler karışıyor...

Bu hafta okula başlayanlarlar için Pıtırcık'ın okul açılmadan önceki son günlerini hatırlamak istedik.

Herkese bol verimli bir sene dileriz!


Okul Açılıyor

    Annem, yarın çarşıya inip okul açılmadan önce bir şeyler alacağımızı söyledi.
    "Ne gibi şeyler?" diye sordu babam.
    "Bir sürü şey işte," dedi annem. "Yeni bir okul çantası, güzel bir kalem kutusu, sonra bir çift de ayakkabı..."
    "Yine mi ayakkabı!" diye bağırdı babam. "Olur şey değil! Bu çocuk resmen ayakkabılarını yiyor!"
    "Hiç de değil," dedi annem. "Çocuk, büyümek için yemek yiyor. Ee, o büyüyünce ne yapsın, onlar da büyüyorlar."
    Ertesi gün annemle alışverişe çıktık. Ayakkabı konusunda önce biraz atıştık. Ben spor bir ayakkabı istiyordum. Annem ise bana sağlam deriden bir çift okul ayakkabısı alacağını, beğenmeyecek olursam hiçbir şey almadan eve döneceğimizi, babamın da bu işten hiç ama hiç hoşlanmayacağını söyledi.
    Mağazadaki satıcı adam çok nazik biriydi. Anneme hepsinin çok cici şeyler olduğunu söyleyerek bir sürü kutudan, renk renk bir sürü ayakkabı çıkardı. Ayakkabılarının sağ teklerini bir bir denememe yardımcı oldu. Annem bir türlü karar veremiyordu. Sonra kahverengi bir ayakkabı çıkardı. Ayakkabı annemin pek hoşuna gitti. Adam ayakkabının her iki tekini de ayaklarıma giydirdi. Beni kaldırıp ortada dolaştırdılar. Bu dolaşma hiç hoşuma gitmedi.
    Annem, ayakkabıların rahat olup olmadığını sordu bana. Sıkılmıştım ayakkabı denemekten.
    "Çok rahat," dedim.
    Ayakkabıcıya daha fazla zorluk çıkarmamak için böyle söyledim, aslında ayakkabılar ayaklarımı biraz sıkıyordu.
    Sonracıma müthiş de bir çanta aldı annem bana.
    Okul çıkışlarında çantalarla çok eğleniriz biz. Arkadaşları yere düşürmek için çantalarımızı fırlatırız. Çantaya ayağı takılan arkadaşımız yüzükoyun uzanıverir yere.
    Onları görmek için sabırsızlanıyorum, arkadaşlarımı yani. Yeni çantamla bakalım ilk kimi düşüreceğim.
   Bir de kalem kutusu aldı bana annem. İçinde uçağa benzeyen bir kalemtıraş, fareye benzeyen bir silgi, kavala benzeyen bir kalem, daha bir sürü başka şeye benzeyen bir sürü şey...
    Sınıfta bunlarla sıkı bir şamata yapacağız.
    Akşam, annemin bana aldıklarını görünce, babam, bütün bu eşyalarımı çok dikkatli kullanmam gerektiğini söyledi.
    "Tamam," dedim.
    Ben zaten eşyalarımı çok dikkatli kullanırım.
    Yemekten önce fare bombalamaca oynarken kalemtıraşım kırılıverince çok üzüldüm.
    Babam, çok çekilmez, çok dikkatsiz bir çocuk olduğumu, okulun bir an önce açılması için sabırsızlandığını söyledi.
    Size okulun açılmasına çok az kaldığını söylemiş miydim?
    Tatilden dönüşümüzün üzerinden epey bir zaman geçti.
    Tatil çok güzeldi, çok eğlendik. Deniz kıyısındaydık. Orada dehşet şeyler yaptım. Denizde o kadar uzaklara açıldım ki, anlatamam. Bir yarışmada birinci olunca bana iki tane resimli kitap, bir de flama verdiler. Birinci olduğumu kime sorsanız söyler. Anneme babama sormayın, çünkü ikisi de kaldığımız motelde uyuyorlardı.
    Güneşte çok bronzlaştım. Bronzlaşmak bana çok yakıştı doğrusu. Pek yakışıklı oldum.
    Tatil dönüşü, arkadaşlara bronzlaştığımı göstermek isterdim. Ama olmadı. Okul açılmadan önce olamazdı ki bu. Tatil bitişinin en sıkıcı yanı bu işte. Okul açılmadan arkadaşlarınızın hiçbirini göremiyorsunuz.
    Lüplüp zaten buralarda değildi. Bize en yakın oturan o. Benim en iyi arkadaşımdır Lüplüp. Durmadan tıkınan tombik arkadaşım.
    Lüplüp her yıl ailesiyle Güney'e, şarküterisi olan amcasını ziyarete gider. Çok geç tatile çıkar. Amcasına gitmek için önce başka yerde tatilde olan amcasının dönmesini beklerler çünkü.
    Mahallemizin Şenbakkal'ı beni görünce pek yakışıklı olduğumu, minik bir çikolata parçasına benzediğimi söyledi. Kuru üzümler verdi bana. Bir de zeytin verdi.  Ama beni arkadaşların görmesiyle Şenbakkal'ın görmesi aynı şey değil ki.
    Ne yani, iyi valla.  Hiçkimse görmeyecekse, bronzlaşmanın ne anlamı var? Benim de keyfim kaçtı doğrusu.
    Babam dedi ki:
    "Yine her yıl yaptığın gibi vıdıvıdıya başlama."
    Laf mı şimdi bu?
    Hiç olmazsa okullar açılana kadar rahat durmamı söyledi.
    "Ama okul açıldığında bembeyaz olacağım!" dedim. "Güneşte yandığımı kimse anlamayacak!"
    "Çocuğa bak ya, kafayı bu işe taktı!" diye bağırdı babam. "Tatilden döndüğünden beri bronzluktan başka şey düşünmüyor! Bak beni dinle Pıtırcık, ne yapacağını söyleyeyim sana: Bahçeye çıkıp güneşleneceksin. Böylece bir daha başımın etini yemez, okula da Tarzan gibi dönersin."
    Ben de mayomu giyip bahçeye çıktım. Ama deniz kıyısındaki gibi olmuyor; hele bir de bulutlar varsa. Sonra annem seslendi:
    "Pıtırcık! Çimlerin üstüne uzanmış n'apıyorsun sen öyle? Yağmur başladı, görmüyor musun? Deli etme beni!"
    Annem, benim kendisini deli edeceğimi söyleyince ben de eve döndüm.
    Babam gazete okuyordu. Dönüp bana baktı. Bahçede epey bronzlaştığımı, şimdi gidip saçlarımı kurulamam gerektiğini, sırılsıklam olduğumu söyledi.
    "Hayır işte! Hiç de bronzlaşmadım! Deniz kıyısına dönmek istiyorum ben!" diye bağırdım.
    "Pıtırcık! Biraz terbiyeli olur musun lütfen! Saçmalamayı kesersen sevinirim! Yoksa doğru odana çıkar, akşam yemeğini de unutursun! Anlaşıldı mı!" diye gürledi babam.
    Ben de ne yaptım, ağlamaya başladım. Bunun bir haksızlık olduğunu, evi terk edeceğimi söyledim. Deniz kıyısına tek başıma gideceğimi, bembeyaz dolaşacağıma ölmeyi yeğlediğimi söyledim.
    Annem mutfaktan koşarak yetişti. Bütün gün bağırış çağırış  duymaktan bıkıp usanmış. Tatilden bu şekilde döneceksek önümüzdeki yıl evde oturacağını, o zaman babamla ikimizin tatil için başımızın çaresine bakabileceğimizi, kendisinin bunu hiç ama hiç umursamadığını söyledi.
    "Bul yıl yine Altın Kumsal'a gitmek için ısrar eden sen değil miydin?" dedi babam. "Hey neyse, oğlun kapris yapıyorsa, evdeyken çekilmez oluyorsa benim suçum değil ya!"
    "Babam bana bahçeye çıkarsan Tarzan gibi olursun dedi. Ama hiç yanmadım ki!" diye açıkladım.
    Annemin yüzü güldü. Hâlâ çok bronz olduğumu, onun küçük Tarzan'ı olduğumu söyledi. Bir de dedi ki: Okulda en yanık tenlinin ben olacağımdan hiç kuşkusu yokmuş. Gidip odamda oynamamı, beni akşam yemeği için çağıracağını söyledi.
    Sofrada babamla konuşmaya çalıştım. Ama bana bir sürü şaklabanlık yapınca çok eğlendim, çok kıyaktı canım.
    Annem de elmalı turta yapmıştı.
    Ertesi gün, Şenbakkal'dan, Kontrplakların tatilden döneceklerini öğrendim. Bay ve Bayan Kontrplak yan komşumuz olurlar. Benimle yaşıt Sırma diye bir de kızları var.  Saçları sapsarıdır Sırma'nın, masmavi gözleri de pek şekerdir.
    Bu işe iyice kafam bozuldu. Sırma'nın beni en bronz halimle görmesini isterdim çünkü. Ama babama bir şey söylemedim. Bir kez daha bronzluktan söz edersem fena olacağı konusunda uyarmıştı beni.
    Hava güneşli olduğu için bahçeye çıktım. Ara sora aynaya bakmak için bahçeye koşturuyordum. Ama yanmıyordum işte. Ben de bahçede bir daha şansımı denemeyi, rengim hâlâ bembeyazsa gidip babama sızlanmayı düşündüm.
    Tam bahçeye çıkmıştım ki Bay Kontrplak'ın arabası evlerinin önünde durdu. Arabanın tepesinde de bir sürü, ama bir sürü yük vardı.
    Sonracıma Sırma arabadan indi. Beni görünce... bilin bakalım ne yaptı? Merhaba dercesine el salladı.
    Kıpkırmızı kesildim.

[Pıtırcık Bilinmeyen Öyküleri 1 | Okullar Açılıyor, Goscinny & Sempé, Çev. Esra Özdoğan, syf. 23-30]




Yazıyı Paylaş