Aman bu Pıtırcık ve arkadaşları da bir tuhaf! Kimseye gol atamadıktan sonra ne işe yarar futbol?!

Dünya Kupası heyecanı devam ederken, Pıtırcık ve arkadaşlarının futbol maçını hatırladık. Hani kimse “karşı” takımda oynamak istemediği için sadece bir takımla oynamaya çalıştıkları şu meşhur maç! Sonrasında zaten yine olanlar oluyor…

 

[Birinci Bölüm]

Futbol

    Toraman, Gümüş, Lüplüp, Çarpım, Tıngır, Dalgacı, Dırdır ve Sırım’la o bizim boş arsadaydık.
    Size daha önce arkadaşlarımdan çok söz ettim, ama boş arsadan söz ettiğimi hatırlamıyorum. Nefis bir yerdir o boş arsa. Orada konserve kutuları, taşlar, kediler, kâğıt parçaları ve hatta bir de hurda otomobil vardır. Otomobilin tekerlekleri yoktur ama, biz onunla çok eğleniriz. "Vrum, vrum!" diye sesler çıkarırız, otobüsçülük, kamyonculuk oynarız, harikadır!
    Ama bu kez arsaya otomobil oynamaya değil, futbol oynamaya gelmiştik.
    Lüplüp’ün bir topu var, onu bize ödünç verir. Ama kaleci olmak koşuluyla. Çünkü Lüplüp koşmaktan hiç hoşlanmaz.
    Babası çok zengin olan Gümüş, futbolcu giysileriyle gelmişti. Kırmızı-mavi-beyaz bir forma, kırmızı çizgili beyaz bir şort, kalın çoraplar, dizlikler ve dehşet kramponlarıyla. Aslında dizlerini koruması gereken ötekilerdi, çünkü Gümüş, radyoda maç anlatan amcanın söylediği gibi sert bir oyuncudur. Özellikle ayakkabılarından ötürü.
    Takımı nasıl kuracağımızı kararlaştırdık. Lüplüp kaleye geçecekti, Toraman’la Çarpım geride oynayacaklardı. Toraman savunmadayken top hiç kaleye gidemez. Çünkü Toraman çok güçlü bir arkadaştır. Herkesin ondan ödü kopar. O da çok serttir!
    Çarpım’ı, ortalıkta çok gezinmesin diye geriye koyduk. Hem sonra gözlüklü olduğu ve çok kolay ağladığı için kimse ona vurmaya pek cesaret edemez. Sırım, Dalgacı ve Tıngır ortada oynayacaklardı. Onlar, biz forvetlere topu geçireceklerdi. Yalnızca üç kişi forvet oynuyorduk, çünkü ne yazık ki kalabalık değiliz. Ama biz dehşetizdir. Aramızda Dırdır var, uzun bacakları ve kirli dizkapakları olan. Sonracığıma ben varım. Benim şutum dillere destandır. Kütt diye bir vurdum mu ortalık dumandır! Sonracığıma Gümüş ve ayakkabıları var.
    Takımı kurduğumuz için çok hoşnuttuk.
    "Başlıyor muyuz?" diye bağırdı Dırdır.
    "Bir pas, bir pas!" diye bağırdı Tıngır.
    Çok eğleniyorduk. Sonra Gümüş, "Hey çocuklar! Kime karşı oynuyoruz? Bir takım gerek," dedi.
    Doğruydu bu, Gümüş haklıydı. Topla ne kadar paslaşsak, kimseye gol atamadıktan sonra ne işe yarar futbol!
    Ben, iki takıma ayrılmamızı önerdim.
    Dalgacı, “Takımı ikiye bölmek mi? Asla!” dedi.
    Kovboyculuk oynadığımız zaman da öyledir, kimse karşı taraf olmak istemez.
    Sonra öbür okulun çocukları geldi. Biz öbür okuldakileri sevmeyiz, hepsi hıyardır. Sık sık arsaya gelirler, dövüşürüz. Biz, arsanın bize ait olduğunu söyleriz, onlar kendilerinin olduğunu söylerler, tartışma çıkar. Ama bu kez onları gördüğümüze sevinmiştik.
    "Hey çocuklar!" dedim. "Bizimle futbol oynar mısınız? Bir topumuz var."
    "Sizinle oynamak mı? Güldürmeyin insanı," dedi teyzemin geçen ayki saçları gibi kırmızı saçları olan bir sırık.
    Annem de bu kırmızının berberde sürülen bir boya olduğunu söylemişti bana.
    "Neden gülüyorsun bakalım, salak?" diye sordu Sırım.
    "Sana esaslı bir tokat atacağım da ondan," dedi kırmızı saçlı oğlan.
    "Hem sizi buradan kovuyoruz," dedi koca dişli biri. "Bu arsa bizim."
    Çarpım gitmek istiyordu, ama biz yanaşmadık.
    "Hiç de değil!" dedi Dalgacı. "Bu arsa bizim. Aslında siz bizimle oynamaktan korkuyorsunuz. Çünkü bizim dehşet bir takımımız var!"
    "Doğrusu pek dehşet verici bir takım!" dedi koca dişli.
    Hepsi gülmeye koyuldu.
    Ben de gülmeye koyuldum. Çünkü bu çok komik bir şakaydı. Sonra Toraman, hiçbir şey demeyen ufaklığın tekine bir yumruk indirdi. Hem de burnunun üstüne. Ufaklık, koca dişli çocuğun kardeşi olduğundan olay çıktı.
    "Bir daha vur bakalım," dedi koca dişli, Toraman’a.
    "Çıldırdın mı sen?" dedi burnunu ovan ufaklık.
    Ve Gümüş, başında teyzeminkine benzer saçları olan sırığa bir tekme attı.
    Hepimiz dövüşüyorduk. Bir tek Çarpım, bir yandan ağlıyor, bir yandan da, "Gözlüğüm! Benim gözlüğüm var!" diye bağırıyordu.
    Çok hoştu.
    Sonra da babam geldi.
    "Bağrışmalarınız ta evden duyuluyor, utanmıyor musunuz?" diye bağırdı hepimize. "Saat kaç oldu, Pıtırcık, haberin var mı?"
    Babam sonra, tokalaştığımız bir şişkoyu yakasından tuttu.
    "Bırakın beni! Yoksa vergi memuru olan babamı çağırırım, size bir sürü vergi yazar!"diye bağırıyordu şişko.
    Babam, şişkonun yakasını bıraktı.
   "Yeterince eğlendiniz. Geç oldu. Anneleriniz, babalarınız sizi merak ediyordur. Hem sonra neden dövüşüyordunuz bakalım? Uslu uslu oynayamaz mısınız?" dedi.
    "Bizimle oynamaktan korkuyorlar, onun için dövüşüyoruz," dedim.
    "Biz mi? Biz mi? Biz mi korkuyoruz?" diye bağırdı koca dişli çocuk.
    "Korkmuyorsanız, neden oynamıyorsunuz?" dedi babam.
    "Çok zayıf bir takım da ondan," dedi şişko.
    "Biz mi zayıf takımız? Dırdır, Gümüş ve benim gibi forvet oyuncularıyla mı? Güldürme beni."
    "Gümüş mü?" dedi babam. "Bence o geride kalsa iyi olur. Çok iyi koşuyor mu bilmem…"
    "Bir saniye," dedi Gümüş. "Bakın benim kramponlu ayakkabılarım var, futbol giysilerim de çok güzel."   
    "Kalede kim var?" diye sordu babam.
    Biz de babama takımı nasıl kurduğumuzu anlattık.
    Babam, “Fena değil,” dedi, ama antrenman yapmamız gerektiğini söyledi.
    O bizi çalıştırabilirdi. Çünkü az kalsın uluslararası oyuncu oluyordu, evlenmemiş olsaydı tabii. Bakın bunu hiç bilmiyordum. Dehşet bir babam var benim.
    "Eee?" dedi babam, öteki okulun çocuklarına, "Gelecek pazar günü takımımla oynamaya var mısınız? Hakemlik edeceğim size."
    "İş yok onlarda!" diye bağırdı Dırdır. "Ödlek takımı onlar."
   “Hayır efendim, ödlek değiliz,” diye yanıtladı kırmızı saçlı. “Gelecek pazar saat üçte buradayız. Ne biçim gol yiyeceksiniz, göreceksiniz.”
    Sonra da çekip gittiler.
    Babam bizimle kaldı. Bizi çalıştırmaya başladı. Hemen Lüplüp’ün kalesine bir gol attı.
    Sonra babam nasıl paslaşacağımızı gösterdi bize. Topa vurdu, “Haydi Dalgacı, pas sesin!” diye bağırdı.
    Top, Çarpım’a çarptı, Çarpım gözlüğünü düşürdü ve ağlamaya koyuldu.
    Sonra annem geldi.
    “Burada işin ne?” dedi babama. “Çocuğu getirmeni söylemiştin, sen de ortadan yok oldun. Yemek soğuyor.”
    Babam kıpkırmızı oldu. Beni elimden tuttu. “Hadi Pıtırcık, eve gidiyoruz,“ dedi.
    Bütün arkadaşlar, “Pazara görüşürüz! Yaşasın Pıtırcık’ın babası!” diye bağırdılar.
    Sofrada annem hep güldü. Babamdan tuzu isterken de, “Bir pas yolla,” dedi.
    Anneler de spordan hiçbir şey anlamıyor, ama zararı yok. Gelecek pazar çok eğleneceğiz!

[Pıtırcık Futbolcu, Goscinny & Sempé, Çev. Vivet Kanetti, syf. 48-55]

Yazıyı Paylaş