Sepúlveda'nın mektubu.

Şilili yazar Luis Sepúlveda’nın yayınevimizdeki 1999’daki ilk baskısından bu yana 43. baskısını yapan, her yaştan okurun çok sevdiği çocuk kitabı Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, okyanusa dökülen petrolden zehirlenen genç martı Kengah’ın ölmeden önce yumurtasını kedi Zorba’ya emanet etmesiyle başlar. Kedi Zorba’nın Kengah’a verdiği sözler arasında yumurtadan çıkan yavruya uçmayı öğretmek de vardır. Ama asıl macera Küçük Şanslı yumurtadan çıktıktan sonra başlar…

Sepúlveda’nın, “hayalimdeki en iyi tayfalar” dediği çocukları Sebastián, Max ve León’a; Hamburg Limanı’na ve kedisi Zorba’ya ithaf ettiği Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, bir kedi ve küçük bir martının dostluğunu anlatır, cesareti, umut etmeyi, yaşamı ve ölümü… Ama hepsinden öte, bu kitap "sevgi" hakkındadır.

Sepúlveda'nın hem bu hikâyenin hem de kendi hayatının kahramanı kedi Zorba için yazdığı, 11 Eylül 1996'da "Il Messaggero" gazetesinde yayımlanan duygusal mektubunu sizinle paylaşmak istedik:

"Son romanımın ilk kopyası biraz önce elime geçti; onu üç çocuğum için, on bir yaşındaki Sebastián ve sekiz yaşındaki ikizlerim Max ve León için yazdım. Kitabı yazmak, onlara ve kitabın kahramanı kedi Zorba’ya yönelik bir sevgi ifadesiydi. Zorba: düşlerimize, öykülerimize, yaşadığımız serüvenlere yıllar boyunca eşlik eden büyük ve şişman, siyah kedimiz.

Bugün, kitabın ilk örneği bana teslim edilirken, bir veteriner Zorba’yı muayene ediyordu. Zorba, başlangıçta iştahını kesen, onu keder ve melankoliye boğan; sonunda ise nefes almasını fazlasıyla zorlaştıran bir hastalıktan mustaripti. Öğleden sonra onu almaya gittiğimde veteriner bana korkunç bir şey söyledi: 'Çok üzgünüm, ama kediniz akciğer kanseri. Çok ilerlemiş.'

Romanın son cümleleri asil bir kedinin, iyi yürekli bir kedinin, bir liman kedisinin gözlerinden bahsediyor; çünkü Zorba bunların hepsi ve bunlardan daha fazlası. Tam da Sebastian doğarken hayatımıza girmişti; zamanla bir ev kedisinden bir yoldaşa, melodik mırıltılı, dört ayaklı sevgili bir dosta dönüştü.

Bu kediyi çok seviyoruz. Bu sevginin hatırına çocuklarımı, ölümden bahsetmek için bir araya toplamak bana düştü. O kadar küçük ve saflar ki. O kadar masum ve güven dolu. O kadar zarif ve iyi niyetli. Onlara iki korkunç gerçeği açıklayacak doğru cümleleri bulmak için çok uğraştım.

Birincisi, bizim koymadığımız ama maruz kalmak zorunda olduğumuz bir yasa nedeniyle Zorba’nın, her şey ve herkes gibi, öleceğiydi. Tek bir farkla: Bu, çok kısa bir süre sonra gerçekleşecekti.

İkincisi, bu ölümün korkunç ve acı dolu olmasını engelleyebileceğimizdi. Çünkü sevgi yalnızca sevdiklerimizi mutlu etmek değildir, aynı zamanda onların acısını dindirmek ve onurlarını korumak anlamına da gelir.

Çok iyi biliyorum ki çocuklarımın gözyaşları hayatım boyunca bana eşlik edecek. Onların korunmasızlıkları karşısında kendimi nasıl da zavallı ve yetersiz hissettim. Onların öfkelerini, itirazlarını, yaşama olan inançlarını paylaşmanın imkânsızlığı karşısında kendimi nasıl da zayıf buldum. Sordukları her sorunun, söyledikleri her sözün içinde saklı umut karşısında nasıl da güçsüzdüm.

Ahlâki değerlere sahip olmak insanların bir özelliği mi, yoksa yalnızca insanlar tarafından uydurulmuş bir şey mi? Bu çatı kâşifinin, bahçe gezgininin, fare avcısının, kestane ve meşe ağaçlarına tırmanmaya daima hazır olan bu maceracının, sohbetlerimizin ve düşlerimizin bıçkın kavgacısı ve başrol oyuncusu olan bu kedinin onur ve şerefini korumanın bizim görevimiz olduğunu onlara nasıl açıklayacaktım?

Sağlıklı insanların sıcaklığı ve dostluğuna ihtiyaç duyulan hastalıkların olduğunu, ancak diğer yandan yalnızca ıstırap; katışıksız, hak edilmeyen ve korkunç bir ıstırap anlamına gelen diğer hastalıkların da mevcut bulunduğunu onlara nasıl anlatacaktım? O ağır soruya, neden o sorusuna nasıl yanıt verecektim?

Evet. Neden o?

Kara Orman’daki yol arkadaşımız – bizimle birlikte koştuğunu veya bisikletin gidonları arasına tünediğini gördüklerinde insanlar 'amma da deli şu kedi!' diye fısıldaşırlardı.

Neden o? Kattegat’ın sularında bir yelkenli üzerinde bizimle dümen tutan denizci kedimiz. Otomobilin kapısı açılır açılmaz yolculuk fikrinin ona verdiği mutlulukla zıplayarak içeri atlayan kedimiz.

Neden o? Eğer bu basit soruya yanıt bulamıyorsam, şu zamana kadar yaşadıklarım neye yarıyor ki?

Kedimiz Zorba’nın, sevgili yoldaşımızın çevresinde bir çember oluşturacak şekilde oturup konuştuk. Bizi kapalı gözlerle ve her zamanki gibi sonsuz bir güvenle dinliyordu. Hıçkırıklarla bölünen her sözcük, onunla olan dayanışmamızı teyit ederek ve ona olan sevgimizin yavaş yavaş bizi seçimlerin en acı vericisini yapma noktasına götürdüğünü söyleyerek siyah kürkünün üzerine bir okşayış gibi düşüyordu.

Sonunda çocuklarımın, benim küçük erkeklerimin, benim müşfik ve dayanıklı evlatlarımın ağzından tamam diyen bir fısıltı çıktı. Zorba’ya onu uyutacak bir iğne yapılacak. Rüyasında onu köpeklerin ve karın olmadığı, kocaman ve güneşli çatılarla, sonsuzluğa uzanan ağaçlarla dolu bir dünyaya taşıyacak. Ve o, bunlardan birinin tepesinden, bizi hiç unutmayacağını bize hatırlatmak için bizi izleyecek.

Gece oldu, zorlukla nefes alan Zorba ben bunları yazarken ayaklarımın üzerinde dinleniyor. Kürkü, lambanın ışığı altında parlıyor. Onu okşayan ellerimde büyük bir hüzün ve çaresizlik duygusu var. O, yazdığım yüzlerce sayfanın şahidi oldu. Bir romanın son noktasını koyduktan sonra gelen o büyük yalnızlık ve boşluk duygusunu benimle paylaştı.

Ona kararsızlıklarımdan ve bir gün yazmayı düşündüğüm şiirlerden bahsettim.
Zorba.

Yarın, sevgi uğruna, seni kaybedeceğim. Güzel dostum."

[İtalyancadan çeviren: Tolga Darcan]

[Desen: Mustafa Delioğlu, kitaptan.]

 

 

Yazıyı Paylaş